Uluslararası

Diktatörlüğe karşı mücadele eden Suriye halkı

Diktatörlüğe karşı mücadele eden Suriye halkı

Tunuslu devrimcilerin girişimiyle hazırlanan aşağıdaki bildiri, Suriye'de zalim Baas diktatörlüğüne karşı mücadele eden ve bugüne kadar binlerce devrim şehidi veren Suriye halkıyla dayanışmak ve Suriye devrimini desteklemek için uluslararası bir kampanyanın ilk adımı olması umuduyla kaleme alınmıştır. İşçi Cephesi olarak Türkiye'deki bütün devrimci güçlere ve işçi örgütlerine Suriye Devrimi'yle dayanışma ve devrimi destekleyen bir kampanya başlatma çağrısında bulunuyoruz (İC).

Devamını oku...
 

ABD’nin Irak işgali ardından kalanlar…

ABD, askerlerini Irak’tan tama­men çekti. ABDnin Iraktaki işgali tam 9 yıl sürdü.

Peki, neydi işgalin bahanesi?

Kitle imha silahları yani nükleer silahlar!
Devamını oku...

Nahuel Moreno’suz 25 yıl!

Nahuel Moreno’suz 25 yıl!
Dördüncü Enternasyonal’in (DE) İkinci Dünya Savaşı sonrası başlıca liderlerinden, Arjantinli devrimci Nahuel Moreno’yu (24 Nisan 1924 – 25 Ocak 1987) vakitsizce kaybedişimizin üzerinden 25 yıl geçti.
Devamını oku...

Lucha Internacionalista 8. Konferansı’nı gerçekleştirdi

Lucha Internacionalista 8. Konferansı’nı gerçekleştirdiİşçi Cephesi ile beraber, Uluslararası Birlik Komitesi’nin bir diğer bileşeni olan İspanyol Lucha Internacionalista (LI) partisi 8. Konferansı’nı 17-18 Aralık tarihlerinde Barselona’da başarıyla gerçekleştirdi.
Devamını oku...

Suriye’de mücadele derinleşiyor, Rejim can çekişiyor

Suriye’de mücadele derinleşiyor, Rejim can çekişiyorSuriye halkının Baas diktatörlüğüne karşı kahramanca mücadelesi ve rejimin devrimi kanla bastırma çabası, durmaksızın sürüyor. Her gün ölüm haberlerinin geldiği ve son dönemde bu sayının giderek tırmandığı ülkede, Mart ayından bu yana hayatını kaybedenlerin sayısının 5 bini aştığı tahmin ediliyor. Rejimin bütün bastırma girişimlerine karşın, mücadele yeni biçimlere bürünerek yaygınlaşıyor; devrim rejimi yıkma noktasına ulaşamamış olsa da, diktatörlüğün temellerini her geçen gün biraz daha zayıflatıyor.
Devamını oku...

Avrupa’da ekonomik ve politik kriz

Avrupa’da ekonomik ve politik kriz

“Piyasaların” dayatmasının emrinde...

Son haftalar boyunca bir kez daha mevcut dünya ekonomik krizinin iki önemli görüntüsüne şahit olduk; İlk olarak kapitalizmin krizi o denli yapısal ve derin ki mevcut çerçeve içinde teknik düzeyde – salt ekonomik ve finansal tedbirler- çözüm bulunması olanak dışı. Ya işçi sınıfının elinde kazanım namına ne kaldıysa burjuvazi tarafından tarumar edilecek, ya da işçi sınıfı kapitalist sömürüden acı çeken tüm kesimlerle birlikte kapitalizme son verecek. Çözüm bu anlamda son derece politik bir düzleme sıçramış durumda. Kriz sürecinin kazanmış olduğu ikinci görüntü ise, ilkini tamamlamakta, zira burjuva iktidarı her geçen gün “biçimsel” demokrasiden uzaklaşarak Bonapartist eğilimler kazanıyor.

Avrupa Birliği (AB) tarafından iki başbakanın, Yunanistan’da Yorgo Papandreu’nun ve İtalya’da Silvio Berlusconi’nin utanç verici bir biçimde görevlerinden uzaklaştırılarak yerlerine “teknokrat” hükümetlerinin kurulmuş olması, yukarıda açıkladığımız bu iki eğilimin son kanıtları oldu.

Avrupa’daki kriz, bugüne dek piyasalara güven sunma konusunda yetersiz kalmaları nedeniyle, yani sosyal kazanımlara ve çalışma koşullarına umulan düzeyde enerjik saldırmayı becerememelerinden ötürü, pek çok hükümetin düşüşüne yol açtı: Portekiz, Slovakya, İrlanda. Bu ülkelerde burjuvazi, seçim yöntemlerine başvurdu ve yıpranmış hükümetleri aynı derecede liberal (birçok örnekte çok daha liberal) alternatifleriyle değiştirerek iktidarı görünürde seçmenlerin çoğunluk desteğiyle güçlendirmeye çalıştı. Ama bu kez Yunanistan ve İtalya’da demokratik “biçimlerle” kaybedecek zamanı yoktu. Merkel ve Sarkozy’nin buyruğunu, Avrupa Konseyi başkanı Herman Van Rompuy, “seçim oyunuyla kaybedecek zaman yok” biçiminde dile getirdi (El País 12/11/2011). Böylece biri “ yeni sosyalist” diğeri, ise su katılmamış bir sağcı olan iki başbakan, Merkel, Sarkozy, Obama, IMF ve Avrupa Merkez Bankası tarafından temsil edilen sermaye hükümranlığının arzularına yol açmak adına istifalarını sunmak zorunda kaldılar.

Sorun Papandreou’nun ya da Berlusconi’nin tüm danışmanlarıyla birlikte finansal ve ekonomik araçları kullanmayı (yani faizleri düşürmek ya da yükseltmek, vergi oranlarıyla oynamak, bankalara para aktarmak, kredi dağıtmak ya da sınırlandırmak, piyasaya bono ihraç etmek, kamu harcamalarını kesintiye uğratmak ve kamu kuruluşlarını özelleştirmek, vb) bilmiyor olmasından kaynaklanmıyordu. Zira her iki başbakan da zaten bu tedbirleri uygulamaktaydı. Ne var ki, finansal ve ekonomik teknikler işe yaramıyordu ve İtalya ve Yunanistan kendi krizleriyle birlikte tüm bir Avro bölgesini öylesine derin bir çöküşün eşiğine sürükledi ki, burjuvazi içi buradan çıkış için sosyal ve politik direnişi yenilgiye uğratmaya muktedir üst düzey bir politik seferberliğin örgütlenmesi gerekli hale geldi. Bu hedefe ulaşmak için burjuvazi daima tarihsel bir araca sahip olagelmiştir: Bonapartizm. Halk iradesinden (parlamentoda kristalize olan) bağımsızlaşan, partileri kendi otoritesi altında birleşmeye zorlayan ve ezilen sınıflar karşısında egemen sınıfın politikalarını dayatan bir bir iktidar yöntemi. Yunanistan’da Lucas Papademos ve İtalya’da Mario Monti hükümetleri, Avrupa burjuvazisindeki bu eğilimin temsilcileridir.

Yunanistan

Yunanistan’da burjuvazinin hayata geçireceğini söylediği kesintilere ilişkin olarak, “Yunanistan’da ulusal ve uluslararası spekülatörlere olan borçları ödeyebilmek amacıyla yapılabilecek başka bir kesinti kaldı mı?” sorusu sorulabilir. Son iki yıldır PASOK (Panhelenik Sosyalist Hareket) hükümeti emekçi yığınlar üzerindeki vergileri sürekli artırmakta: tüketim maddeleri üzerindeki KDV oranlarını %13’ten %23’e yükseltti; petrol, tütün ve alkol üzerindeki vergileri ise ortalama üçte bir oranında artırdı. Aynı şekilde kamu harcamalarında kısıtlamalara yöneldi, kamu çalışanlarının maaşlarında %30’luk kesinti yaptı, geçici sözleşmeleri iptal etti ve 30 bin çalışanı işten çıkarttı. Diğer yandan hükümet, en temel kamu kuruluşları olan ulusal piyango teşkilatı, Hellenic Postbank, Pire ve Selanik Limanları ve iki büyük su şirketinin özelleştirilmesinden yaklaşık 50 milyar avro gelir geleceğini beklemekteydi. Gelecek yıla ilişkin özelleştirme umutları ise Helenic Petrolium, elektrik şirketi PPC, havalimanları, madenler ve son olarak kamu mülkiyetindeki arazilerin satışına bağlanmıştı.

Başka? Avrupalı kapitalist efendiler 26 Ekim tarihinde gerçekleşen AB zirvesinde “dahası var” diye yanıtladılar; 360 milyar tutarındaki Yunan borcundan 100 milyar avroluk indirime gidebilmek için (Avrupa basının ileri sürdüğü gibi bu toplam borcun %50’sine değil, %28’sine tekabül etmekteydi) Yunan hükümetinin geriye ne kaldıysa özelleştirmesini şart koşmaktaydılar. Sağlık ve eğitim bütçelerinde daha fazla kesinti, 300 bin kamu çalışanının daha işten çıkartılması, konutlara ek vergiler getirilmesi, elektrik ve doğal gaz ücretlerine zam yapılması ve en önemlisi toplu sözleşme ve sendika yasasının değiştirilmesini dayatılmaktaydı. Öte yandan sorun bu tedbirlere karar vermek değil, bunların nasıl uygulanacakları noktasında düğümlenmekteydi. Zira işçi sınıfı ve tüm Yunan halkı, iki yıldan beri hükümetin “kurtuluş reçetelerini” ve emperyalist dayatmaların meşruluğunu sorgulayarak burjuvazinin neoliberal planlarına karşı savaşmaktaydı. Bu dönem zarfında onlarca genel grev örgütlendi. 19–20 Kasım tarihlerinde tüm ülke genelinde 1 milyondan fazla kişinin katıldığı son genel grev, bizzat hükümet içinde ölümcül bir krizin doğmasına yol açtı. Sonunda PASOK hükümetinde AB tarafından dayatılan vergileri hayata geçirecek mecal kalmadığı için, bir “ulusal birlik” hükümeti ihtiyacı doğdu. Ve nihayet Papandreu (nedeni ne olursa olsun) meseleyi tam referandum aracılığıyla ulusa taşımaya karar verdiğinde Merkel ve Sarkozy kendisine kapıyı gösterdi. Zira “ulusun” piyasaların (yani finans mafyasının) dayattığı borçla ne alakası olabilirdi ki? İşte o piyasalar “Merkozy” aracılığıyla buyruklarını duyurmuşlardı: başlıca partiler “kurtarma” planının koşullarını (yani yukarıdan dayatılmış tedbirleri) hayata geçirmekte işbirliği yapmak zorundaydılar ve 19 Şubat olarak belirlenen seçim tarihi “esnek”, yani ötelenebilir olmalıydı.

Sosyalist milletvekillerin bir bölümü bu önerinin karşısında durarak Papandreu hükümetinden desteklerini çektiler; Komünist Parti ise referandumun bir aldatmaca olduğunu söyleyerek önemli olanın Parlamentonun ve demokratik kurumların savunusu olduğunu ileri sürdü ve erken seçim istedi. Böylece bu liderlerden beklenti içinde olan binlerce mücadeleci insan, somut bir seçenekten mahrum kaldı. Şimdi Yunanistan’da ulusal birlik adına bir “teknokrat”, Lucas Papademos, hükümetin başına geçmiş ve Parlamento çoğunluğunca onaylanmış durumda. Finans dünyasının ve bankaların temsilcisi, Avrupa merkez bankası eski başkan yardımcısı, Harvard Üniversitesi ekonomi profesörü, Papandreu’nun eski danışmanı olan Papademos, sanki tüm hasletleri kendinde toplamış da tek bir eksiği var gibi: “ben politikacı değilim” diyor. Kısacası, “politikacı olmayan”, yani Yunan halkı tarafından seçilmemiş bir kişi, Yunanistan’da ulusal birliği temsil edecek ve Yunan halkına karşı devreye sokulacak neoliberal planları uygulamaya koyacak. İşte burjuvazinin sihirli (Bonapartist) çözümü. Anımsanacak bir başka nokta da, Papademos’un 1994 yılında Yunan merkez bankası yöneticisi sıfatıyla ulusal para birimi olan Drahminin bırakılarak Avrupa para birimi sistemine geçiş anlaşmasını imzalayan kişi olması. Bilindiği gibi, Yunanistan’ın o dönemde AB kuruluşlarına sunduğu bilgilerin sahte olduğu ortaya çıktı. İşte Yunan ekonomisini sağlıklı hale getirecek insan bu kişi!

İtalya

İtalya’da sermayenin kutsal ittifakı için halka karşı kurulan “ ulusal birlik” çok daha büyük bir aciliyetin ürünüydü, zira piyasaların bu ülkeye dönük güvensizliği çok daha derin boyuttaydı. Çünkü İtalyan ekonomisi, 1 trilyon 900 milyar avronun üzerinde ve gayrı safi milli hâsılanın %121’ine tekabül eden bu borç yüküyle (Yunanistan, Portekiz ve İspanya’nın yıllık GSMH toplamlarından daha fazla) açıkça durgunluk sinyalleri vermekteydi. AB’nin üçüncü büyük ekonomisi olan İtalya’da bu nedenle hükümet zamanında borçlarını ödeyememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Buna paralel olarak hükümetin çıkardığı devlet bonoları, piyasalarda %7’lik faiz sınırlarını aşarak borç yükünü artırdı ve hükümeti bir sonraki yıla ilişkin giderleri finanse edebilmek için 300 milyar avro tutarında bir yeniden finansman arayışına zorladı (bu, Yunanistan’ın teorik olarak 20 yıl boyunca ödemesi gereken toplam borca eşit). İtalya, Avrupa Merkez Bankası’nın öz kaynaklarına dayalı kurtarma politikalarıyla asla kapatılamayacak olan bu devasa kara delik, tüm Avro bölgesini topyekûn yıkıma taşıyabilir. Durum öyle bir vahamet kazandı ki, sonunda emperyalist Avrupa, bu ağır yaralı dev görüntüsü karşısında Berlusconi’nin bir an evvel sahneden çekilmesine karar verdi.

Berlusconi hükümeti neden sahneden çekilmek zorunda kaldı? Çünkü ilk olarak hükümetin uygulamak zorunda olduğu tedbirler, her geçen gün neoliberal planlara karşı mücadele gücünü yükselten İtalyan işçileri tarafından kabul edilemez görülüyordu. Sermaye Troykasının (AB, AMB ve İMF) dayatmaları arasında 2013 yılı mali dengesi adına kamu yatırımlarında kesintiye gidilmesi, emek piyasası reformu (çalışma yasalarının değiştirilmesi), katma değer vergisinin yükseltilmesi, kamu sektöründeki çalışanların maaşının dondurulması ve emeklilik yaşının yükseltilmesi türünden Berlusconi’nin üstesinden gelemeyeceği ve direnişle karşılaşılacağı aşikâr olan önlemler vardı.

İkinci önemli nokta ise, İtalyan burjuvazisi arasındaki bölünmenin derinleşmesiydi. Berlusconi egemen sınıfları kendi önderliği altında bütünleştirmeyi başaramamıştı. Gerçekte, utanç verici eğlenceleriyle ün salan başkan bu amaca ulaşmak için hiç çaba sarf etmedi. Onu esas olarak ilgilendiren, kendi şirketlerinin ve dost patronlardan oluşan ilişkiler ağının çıkarlarıydı. Berlusconi üç yıl önce Kuzey Birliği’nin desteğiyle yeniden iktidara geldiğinde İtalya’nın büyük patron kuruluşu Confindustria, AB ve İtalyan finans kapitali tarafından zorunlu görülen ama Prodi önderliğindeki merkez sol hükümet tarafından bir türlü hayata geçirilemeyen “ yapısal reformları” gerçekleştirmesi için gönülsüzce Berlusconi’yi kabullendi. İlk risk alametleri önüne geçilmez bir düzeyde belirmeye başladığında, tümüyle AB yanlısı ve İtalyan işçi sınıfına karşı acınmasız bir saldırı taraftarı olan Confindustria, Berlusconi’yi evine göndermek için gözünü kırpmadan Troyka ile işbirliğine girişti. Confindustria’nın yayın organı İl Sole 24 ore, 9 Kasım tarihli başyazısında, “Zaman ayrıcalıkların en büyüğüdür... ve bizim artık kaybedecek zamanımız kalmadı. Avrupa bize daha fazla zaman tanımıyor, bize yapılmış tavsiyeler doğrultusunda –Merkel, Sarkozy ve AMB’nın G 20 zirvesinde formüle ettikleri- bir takvim ve tedbirler bütünü geliştirmek için yalnızca üç günümüz var”diye yazmaktaydı. Avrupa Konseyi İtalya’nın seçimlere değil, reformlara ihtiyacı olduğu kararına varmıştı. Böylece bir kez daha “politikacı olmayan bir teknokratın” önderliğinde “ulusal birlik” hükümeti ihtiyacı doğmuş oldu. Ve italyan burjuvazisi bu ihtiyacı karşılayabilmek için acilen saflarını sıklaştırdı.

Sınıflar mücadelesi derinleşiyor

ABD başkanı Obama, 15 Kasım tarihindeki demecinde Avrupa’daki krizin esas olarak teknik değil, politik kökenli olduğundan söz ettiğinde, temsil ettiği sınıfın (emperyalist burjuvazinin) bakış açısından son derece haklıydı. Dünya ölçeğindeki finans kapital ya da medyanın kullanmayı çokça tercih ettiği ifadeyle “piyasalar”, “yatırımcılar” vb, halkları yağmalama görevlerini hakkıyla yerine getirmek ve böylelikle spekülatörlerin, yatırım şirketlerinin ve bankaların faizlerini ödenebilir kılmak için “yapısal reformları” hayata geçirmeleri doğrultusunda hükümetlere baskı uyguluyorlar. Ve biliyoruz ki, “yapısal reformlar” derken kastettikleri, işten çıkarmalar; sağlık, eğitim ve kamu yatırımlarında ve refah devletinden geriye ne kaldıysa (sosyal hizmetler, işsizlik ödeneği, emeklilik, vb.) kesintiler; zaten süratle yoksullaşmakta olan kesimlere yönelik yeni vergiler; özelleştirmeler; ve iş piyasasında esnekleştirmeler, sendikaların zayıflatılması ve toplu sözleşme ve iş kanunlarının daha da kötüleştirilmesi uygulamalarıdır.

Bu tedbirlerin emekçi yığınların giderek kabaran öfkesi ve karşı koyuşu karşısında uygulamaya geçirilmesi hiç de kolay değil. Aslına bakılırsa benzer uygulamaları hayata geçirmeye çalışan her hükümet derhal popülaritesini kaybediyor ve ülkeyi ciddi bir siyasi krizin eşiğine taşıyor. Ama özellikle İtalya ve Yunanistan’da durum biçimsel demokrasi çerçevesi içinde, yani kendi parlamentoları içinde kurulacak politik ittifaklar aracılığıyla çözülebilmenin çok ötesine sıçramış halde. Bu nedenle emperyalizm bu ülkelerde işçi ve emekçi yığınlara karşı en vahşi saldırı dalgalarını hayata geçirebilmek için “politik olmayan” hükümetlerin kuruluşunu dayatıyor. Böylece bu ülkelerin burjuvazisi, kendi hükümetleri aracılığıyla emekçi yığınlara yönelik her türlü saldırıyı gerçekleştirdijkten sonra, yeni “önlemler” için sorumluluğu dış dayatmaya yüklemenin de fırsatını bulmuş oluyor. Ama sadece bu Yunanistan ve İtalya değil, İspanya da sıranın kendisine gelmesini beklemekteydi. Bu ülkenin yegâne avantajı böyle bir krizin ortasında zaten seçim sürecine girilmiş olmasıydı. Aksi halde Jose Luis Zapatero da sermayenin emirlerini hayata geçirme konusundaki zafiyetiyle çoktan evine gönderilmiş olurdu.

Avrupa, II. Dünya Savaşının ardından, işçi sınıfının en ileri çalışma ve sosyal haklar düzeyine kavuştuğu kıta oldu. Ama yaklaşık kırk yıl önce kapitalizmin lehine olan çevrimi sona erdi ve uzun bir yapısal kriz ve kâr oranlarında düşüş aşaması gündeme geldi. Avrupa Birliği, Avrupa ve özellikle de Almanya, İngiltere ve Fransa burjuvazileri tarafından işçi sınıfının kazanılmış son mevzilerini tarumar etmek, sömürü oranlarını yoğunlaştırarak kapitalizmin kâr oranlarını artırmak amacıyla bir karşıdevrim projesi olarak inşa edilmişti. Ne var ki, refah devleti diye adlandırılan sistemin kazanımlarını korumak isteyen örgütlü işçi sınıfı ve halkların direnişiyle karşılaştı.

Kapitalizmin krizi, sınıflar mücadelesinin düzeyiyle belirlenmekteydi: İşçi sınıfı direndikçe kapitalizm uçurumun eşiğine bir adım daha yaklaşmaktaydı. Kâr oranlarını arttırmaya yönelik olarak devreye sokulan her yeni yöntem -finansal spekülasyon, emlak balonları, savaşlar, vb.- kapitalizmi yeni krizlerin eşiğine taşıyordu. Ne var ki, kapitalizmin belki de 1929’dekinden daha da derin mevcut krizi karşısında, işçi hakları ve diğer sosyal güvenceler, kapitalizm açısından ölümcül engeller haline dönüşmeye başladı. Yapısal reformların acilen hayata geçirilme ihtiyacı, AB önderlerini parlamento ve hükümet zafiyetlerini aşabilmek için Bonapartist politik tedbirler almaya itmekte. İşçi sınıfının ve emekçi halkın direnişini aşamayan her ülke hükümeti, Almanya önderliğindeki Avrupa emperyalizmi tarafından, yalnızca ekonomik dayatmalar ya da AB’den çıkartılma tehditleriyle değil, aynı zamanda Troyka’nın emrinde çalışacak “teknokrat” hükümetleriyle cezalandırılacak.

Şimdilik mevcut “teknokrat” hükümetler, parlamento içi politik destek arayışlarıyla demokratik bir görünüm sunmaya gayret ediyor, ama bu hükümetlerin uğrayacağı olası bir başarısızlık anında bu “seçilmemişlerden” oluşan hükümetler hangi güçlere dayanacaklar? Mevcut ekonomik ve politik süreç, tümüyle sınıflar mücadelesinin keskinleşeceğini ortaya koyuyor.

Avrupa enmperyalizminin buyruklarını yerine getirmek için hükümetlerinin ve ulusal burjuvazilerinin yardımına koşan ve işçi ve emekçi yığınların mücadelesini ulusal ve Avrupa düzeyinde birleştirip güçlendirmeyi reddeden düzen Solunun ve işçi örgütleri önderliklerinin yetersizlikleri ve açık ihanetleri karşısında kurtarma planlarını” topyekûn reddetmek ve alternatif bir programın inşası için hazırlanmalıyız: 1) Borç ödemelerine son! Temel sosyal hizmetlerin sürmesi, kamu sektöründe iş alanlarının açılması, herkese konut hakkı tanınması; 2) Banka ve ekonomik açıdan yaşamsal sektörlerin işçilerin kontrolü altında millileştirilmesi; 3) Adil ücretlere dayalı bir kamu yatırımları planının oluşturulması; 4) İşlerin çalışabilecek durumda olan herkese bölüştürülmesi; 5) Emeklilik ve ücretlere yönelik hakların garanti altına alınması; 6) AB ve IMF planlarından kopuş temelinde büyük bir sendikalar ve politik örgütler cephesinin yaratılması görevinin öne çıkartılması.

Bu görünüm karşısında Uluslar arası Birlik Komitesi olarak, tüm Avrupa işçi sınıfına Avrupa’daki emperyalist planlara karşı mücadeleyi güçlendirme çağrısında bulunuyoruz. Emperyalist dayatmalara karşı halkların egemenliğini talep etmeli ve krize karşı işçi ve emekçi kitlelerin seçeneğini ileri sürmeliyiz. Öncelikli görevimiz, Avrupa burjuvazslerinin ekonomik ve politik dayatmalarına karşı en ileri düzeyi temsil eden Yunan işçi sınıfı ve halkının mücadelesini güçlendirmek ve Avrupa çapında bir Genel Greve doğru ilerlemektir.

Yunanistan için; Ne yapmalı?

IMF ve AB’nin, özel bankalara Yunan devlet tahvillerinden yüzde 50 zararı kabul ettirmesiyle birlikte hazırlanan, içinde Yunanistan’a yardım paketi barındıran anlaşmayı Papandreu, kasım başında sürpriz bir kararla referanduma götüreceğini açıklayarak başta Avrupa emperyalizmi olmak üzere tüm Yunan burjuvazisini karşısına aldı. Emperyalizmin Papandreu’yu gözden çıkarmasıyla birlikte, kendi partisinden de muhaliflerin belirmesiyle istifa eden Papandreu’nun ardından hükümet düştü.

Devamını oku...

Mısır devriminde yeni aşama

Mısır devriminde yeni aşama

Mısır'da kitlelerin 17 Kasım'da başlattıkları yeni bir mücadele dalgasıyla, Mısır Devrimi yeni bir aşamaya girmiş bulunuyor. Yönetimi elinde bulunduran Yüksek Askeri Konsey'in, yeni anayasa tasarısında ordu ve ordu bütçesinin sivil denetime kapalı olması ve yeni anayasada ordunun “Anayasanın koruyucusu” olarak tanımlanmasını talep etmesi, bu sürecin tetikleyicisi oldu.

Devamını oku...

İspanya genel seçimleri

İspanya genel seçimleri

İşçiler Sosyalist Partiye sırt döndü

İki dönemdir iktidarda olan İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) 20 Kasım genel seçimlerinde tarihinin en büyük yenilgisini aldı: 2008 seçimlerine oranla yüzde 38 (4,3 milyon) oy ve 59 milletvekilliği yitirdi, 52 ilin ikisi dışında (Barselona ve Sevilla) her yerde birinciliği başka partilere kaptırdı, 17 özerk bölgeden “sosyalizmin kaleleri” ve oy deposu olarak anılanları (Katalonya, Endülüs ve Ekstremadura) sağ partilerin denetimine terk etti. Franco sonrası 34 yıllık dönemin 22 yılını iktidarda geçiren Sosyalistler, aldıkları yüzde 28,7 oy oranıyla 1977’nin bile gerisine düşerek ciddi bir politik krize doğru sürüklendiler.

Devamını oku...

Genel grev için! Emekçilerden yana bir işçi hükümeti için!

“Biz, Oscar-Grant Meydanı işgalcileri, 2 Kasım 2011 günü Oakland’ı özgürleştirmeyi ve %1’in egemenliğini durdurmayı öneriyoruz. Tüm şehri genel greve ve tüm öğrencileri de ders bırakma eylemine çağırıyoruz. İşe ve okula gitmek yerine hep birlikte hayatı durdurmak için şehrin merkezinde toplanacağız. Bütün bankalar ve büyük şirketler belirtilen günde kapalı olmalıdırlar, yoksa üzerlerine gideceğimizi bilsinler.” (Oakland öfkeliler hareketinin genel grev çağrısından)

Devamını oku...

Arjantin’de seçimler: Kirchner’in zaferi, Sol Cephe'nin oyları

Arjantin’de seçimler: Kirchner’in zaferi, Sol Cephe'nin oyları

Arjantin’de gerçekleştirilen iki basamaklı başkanlık seçimlerinin galibi, yüzde 54’lük oy oranına ulaşan eski devlet başkanı Cristina Kirchner oldu. 23 Ekim’de gerçekleştirilen ikinci basamak seçimlerinde, 2007 yılında görevi eşi Nestor Kirchner’den devralan Peronist Cristian Kirchner’in en yakın rakibi “Sosyalist” aday Hermes Binner ise tüm oyların yaklaşık yüzde 17’sini alarak rakibinin çok gerisinde kaldı.

Devamını oku...

Yunanistan'da rejimin bekçisi; "Komünist" Partisi

Yunanistan'da rejimin bekçisi; IMF, memur maaşlarını ödeyemeyecek durumda olan Yunanistan’a vermek istediği yardımın 8 milyar avroluk dilimi için, işçi ve emekçilere büyük bir saldırı planı barındıran tasarruf (kemer sıkma) paketinin meclisten geçmesini şart koşmuştu. 20 Ekim'de krizin faturasını işçilere ödetmek için toplanan meclisteki tasarruf paketinin oylanması sıralarında, dışarıda 2 gün süren, kitlelerin meydanlara aktığı, fırınların dahi kapalı olduğu genel grev vardı. Grev sırasında gözümüze takılan en önemli şey, meclisi polisle birlikte koruyan Yunanistan Komünist Partisi'ydi (YKP).
Devamını oku...

Şili: Öğenci eylemlerinden genel greve

Şili: Öğenci eylemlerinden genel greve

Şili’de eğitim alanında reform yapılmasını talep eden öğrenciler mayıs ayından beri sokaklarda. Eylemlerin ilk döneminde kitle sadece üniversite ve lise öğrencileriyle velilerden oluşurken zamanla daha da genişledi ve bu genişlemeye paralel olarak mücadele daha da yaygınlaştı. Örneğin; kötü çalışma koşullarına karşı greve çıkan maden işçileri, güvenceli çalışma talep eden ulaştırma işçileri... Hepsi birlikte öğrencilerle ortak eylemler düzenlediler.

Devamını oku...

Bolivya'da yerli halkın büyük zaferi

Bolivya'da yerli halkın büyük zaferi

Bolivya'da Morales hükümetinin çokuluslu şirketlerle işbirliği içerisinde hayata geçirmeye çalıştığı otoyol projesi, yerli halkın ve emekçilerin büyük seferberlikleri sonucu yenilgiye uğratıldı. Anayasa gereğince, yerli halkların egemenliğindeki TIPNIS diye bilinen milli parktan geçmesi planlanan ve uygulanması halinde buradaki Amazon ormanlarını ve doğal yaşamı büyük ölçüde tahrip edecek proje, bölgenin yerli halkını ayağa kaldırdı ve yerli halkın mücadelesi ülke çapında yoğun bir destek buldu.

Devamını oku...

Ve isyan Amerika'ya sıçradı

Amerika'nın önde gelen finans kuruluşlarının bulunduğu sokak olan Wall Street 17 Eylül’den beri protestolara sahne oluyor. 4 Ekim’den bu yana San Francisco, Seattle, Chicago, Washington DC., Boston ve daha birçok şehre yayılan eylemlerde işgalcilerin talepleri; işsizlik sorununun giderilmesi, yolsuzluğa son verilmesi, sosyal harcamalardaki kesintilerin kalkması olarak sıralanıyor. Polisin baskılarına rağmen işgaller ve gösteriler gün geçtikçe artıyor.

Devamını oku...

Arjantin Seçimleri: Sol Cephe Krize Devrimci Bir Yanıt Sunuyor!

Arjantin Seçimleri: Sol Cephe Krize Devrimci Bir Yanıt Sunuyor!

Arjantin’de 2011 sonunda tamamlanacak iki basamaklı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 14 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen ilk turu, devrimci Troçkist akımların başını çektiği Sol Cephe'nin (Frente de Izquierda y de los Trabajadores / Solun ve Emekçilerin Cephesi) umut verici başarısıyla taçlandı. Ülke genelinde 500 binin üzerinde (yüzde 2,48) oy toplayan Cephe, sadece yüzde 1,5’luk seçim barajını aşmakla kalmadı, aynı zamanda ikinci tur seçimlerinde işçi emekçi yığınların politik referansı olmak gibi önemli bir görevi üstlendi.

Devamını oku...

Suriye'de rejimin etrafındaki çember daralıyor

Suriye'de rejimin etrafındaki çember daralıyor

Suriye'deki devrim süreci altıncı ayını geride bırakırken, seferberlikler ve bu seferberliklere karşı rejimin uyguladığı devlet terörü hız kesmeden sürüyor. Son bir ayda seferberlikler Humus bölgesinde yoğunlaşmış durumda. Suriye ordusunun Humus ve diğer bölgelerde yürüttüğü operasyonlar da devam ediyor. Son bir ay içerisinde Suriye ordusunda firar eden askerlerin sayısının ise arttığı tahmin ediliyor. Suriye ordusuyla, yaklaşık bin kadar firari asker ve silahlı milis arasındaki ilk ciddi çatışma da Humus bölgesindeki, Rastan kentinde gerçekleşti. Fakat orduda firarların artmasına rağmen, kitlesel firarlardan ve ordunun çözülmesinden bahsetmek henüz mümkün değil

Devamını oku...
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  6 
  •  7 
  •  8 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 / 8

Öne Çıkanlar

 

ETA artık “Silahsız Reformist”

ETA (Euskadi ta Askatasuna – Bask Ülkesi ve Özgürlük) Mart 2006’da onuncu “sürekli...

 

AKP'nin depremle imtihanı ya da araba farına yakalanan tavşan

23 Ekim’de Van’da yaşanan depremin üzerinden iki aya yakın zaman geçti. Ancak Van halkı ...

 

Bir patron hayali, bir işçi gerçeği

TUİK tarafından yayınlanan, 1923-2009 yıllarını kapsayan “İstatistiksel Göstergeler” rap...