31 Mayıs tarihinde PKK’nin İskenderun’da tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkesi bozması akıllara açılım sürecinin sonuna gelinip gelinmediği sorusunu getiriyor.
Anadilde eğitim, özerk belediyeler ve af temelinde özetlenebilecek olan Kürt önderliğinin talepleri yerine; AKP ve bürokrasinin zaman zaman uzlaşıları, zaman zaman ise yenişmeleri ile ilerleyen açılım, özellikle de anayasa tartışmaları ile beraber bahsettiğimiz üç talebi içermediğini göstermiş oldu. Kürt halkının tatminsizliği ile önderliğin sürekli olarak muhatap kabul edilmemesi de PKK’nin tek taraflı ilan ettiği ateşkesi sonlandırarak silahlara yeniden sarılması sonucunu doğurdu.
Bir yandan CHP’deki Kılıçdaroğlu ile gelen sözüm ona değişim rüzgârlarının AKP üzerinde yarattığı basınç, bir yandan İsrail’in tutumlarına karşı net tavır alamayan AKP’nin ifşa oluşu, İskenderun olayları ile beraber hükümeti bir krizin eşiğine sürükleme dinamikleri içermekte.
Bu durum diğer düzen partilerinin AKP’ye saldırmaları için bir olanak sunmuş oldu. İskenderun saldırısı MHP cephesinde AKP’nin teröre teslimiyetinin bir ispatı olarak nitelendirilmeye başlandı bile. Buna karşın AKP, hiç de barışçı olmadığının bir ispatı olarak terör ile mücadele edebilecek kudrete sahip olduklarını söylemek ile yetindi. Cumhurbaşkanı Gül ise bu açıklamaları “terör ile mücadelenin en güçlü bir şekilde ve topyekûn” yapılacağını ifade ederek besledi.
Tüm bu olup bitenler, aslında açılım tartışmalarının başından beri işaret ettiğimiz çift yönlü işleyen süreci ve onun sonuçlarını özetlemekte. Bir yanda demokratik gericilik, diğer yanda inkâr, baskı ve imha politikaları, rejim içi bir çözümün sınırlarını gösteriyor. Ancak bu durum bir barışın imkân ve olanaklarının tükendiği anlamına gelmiyor. Tersine kalıcı ve güvenilir bir barış için, işçi ve emekçiler ile yoksul Kürt halkının mücadelelerini birleştirmelerinin ne denli yakıcı ve yeri doldurulmaz bir ihtiyaç olduğunu gözler önüne seriyor.
Yazan: Sedat D., 4 Haziran 2010
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



