1989-91 döneminde “Soğuk Savaş” namıyla da maruf bloklar sisteminin yıkılmasına neden olan Doğu Avrupa’daki kitlesel halk hareketlerinden bu yana sosyalistler pek alışık olmadıkları bir durumla yüz yüzeler. Durum, bir yönüyle esas olarak SSCB’nin, bir dış güç eliyle değil de, ülkeye 1920’li yıllardan başlayarak hâkim olan Stalinci bürokrasinin “iç dönüşümü” yoluyla çözülüp tasfiye edilmesinin ardından ortaya çıktı. Yeni dönemin en tipik özelliği, ideolojik olarak “küreselleşme” adıyla anılan ve mali sermayenin ileri derecede uluslararasılaştığı bir dönemde, ulusal kurtuluş hareketlerinin, bağımsızlık savaşlarının veya yıllanmış diktatörlüklere karşı demokratik hak ve özgürlük mücadelelerinin “uluslararası toplumla”, yani emperyalizm ve özellikle de ABD ile gönüllü veya mecburi, epeyce samimi ilişkiler içinde olması. Böyle bir dünyada, öyle doğrudan “Amerikan uşağı” olmasalar bile kitlelerin ve önderliklerinin, savaştıkları gücün baskı ve direnci oranında “gözü dışarıda” olması, “dış dünyadan” medet umması adeta kaçınılmaz bir durum.



