Erkek şiddeti = Devlet şiddeti

Hayatımızın her karesine işlemiş, her gün farklı farklı türlerine maruz kaldığımız ‘şiddet’ kavramı, son zamanlarda karşımıza en çok ‘kadına karşı uygulanan erkek şiddeti’ şeklinde çıkmaya başladı. Türkiye bu şiddet türünü artık tanıyor ve sorguluyor.

Erkek kadına karşı her zaman şiddet uyguluyordu fakat bu şiddetin görünür kılınması, son dönemlerde niceliksel olarak artış gösteren kadına karşı şiddet olayları yüzünden ve bu alanda artan kadın mücadelesi sebe­biyle gerçekleşti. Tacize, tecavüze ve her çeşit erkek şiddetine maruz kalan güçlü kadınların mücadelesi ve ortak noktalar belirleyip buralardan hare­ket etmeyi gerçekleştirebilen örgütlü kadın hareketi bu ‘şiddet’ sorununa karşı çözüm önerileri üretmeye baş­ladı. TBMM’ye sunulan yasa taslağı önerileri, devletten istenen ve sürekli denetlenmesi gereken korunma ve şiddete karşı mücadele talepleri biz kadınlar için büyük kazanımların temellerini atmaya yönelik girişimler.

Ataerkil toplum içinde yetişen ağa­beylerimiz, babalarımız, kocalarımız ya da sevgililerimiz tarafından şiddet görüyoruz, öldürülüyoruz. Fakat biz bu olayları (çoğu medya kuruluşunun haber olarak bize aktarmaya çalıştığı şekliyle) psikolojik bozuklukları olan erkekler tarafından gerçekleştirilmiş suçlar olarak görmüyoruz ve kadın cinayetleri politiktir diyoruz. Çünkü ataerkiyi tekrar tekrar kendi içinde üreten kurumlarıyla (aile, askeriye gibi), işlenen suçları kendi eril zihni­yeti içinde değerlendirip çoğu zaman örtbas etmeye veya failleri korumaya çalışan yargı sistemiyle devlet ya­pılanması var karşımızda. Polislere kimliğini göstermediği için Fevziye Cengiz’in başına gelenler bu gerçekli­ği yeniden bize hatırlattı.

Asker-polis rejiminde kadın ve er­keklerin nedensiz yere şiddet görmesi hep karşılaştığımız bir durum. Bu sebepten İzmir’de Fevziye Cengiz’in iki polis tarafından karakolda şiddet gördüğünün görüntüleri medyaya yansıdığında -her ne kadar içimiz ürpererek izlesek de- çok şaşırmadık. Diğer polisler odaya girip çıkıyor ve olaya hiçbir şekilde müdahale etmiyorlar çünkü bu polisin normal bir ‘olayı halletme’ yöntemi. Cengiz gördüğü şiddetten şikâyetçi oluyor ve video görüntülerinin medyaya yansı­masından ancak iki gün sonra (olayın yaşanmasından beş ay sonra) polis­ler görevlerinden uzaklaştırılıyorlar. Videolardaki şiddet görüntülerinin hiçbir şekilde açıklaması olamayaca­ğından emniyet müdürlüğü ve valilik özür dilemek zorunda kalıyor.

Bunlardan sonra yaşananlar ise organize bir şekilde işleyen şiddeti meşrulaştırma çabaları. Ne kadar muhteşem bir yargı sistemimiz var ki şiddeti uygulayan polislere “basit yaralama”dan dava açılırken şid­det gören kadına “görev başındaki memura küfür ve darp”tan 6,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılması söz konusu olabiliyor. Ve ne kadar ‘ahlaklı’ sosyal medyamız var ki emniyetin Cengiz’in kavga çıkan eğlence mekânında konsomatris olarak çalıştığını iddia edişini bize bu şiddetin meşru temelleri olabileceğini göstermek için kullanabiliyor. Çünkü eğer bir kadın konsomatris ise tabii ki her tür şiddeti de hak ediyordur! Eh, bu ülke değil mi ki daha 21 yıl öncesine kadar ceza kanununun 438. maddesinde ‘eğer tecavüze uğrayan bir kadın vesikalı ise failin suçunun 2/3 oranında azaltılması’ hükmünü barındıran. Şu anda Cengiz ve eşi aldıkları tehditler ve komşularının baskısı yüzünden evlerinden çıkmak zorunda bırakıldılar ve İçişleri Bakanı hala bu olayı münferit görüp yapılan haberlerin abartıldığını iddia edebi­liyor.

Bizim gözümüzde şiddet uygula­yan erkek kadar onu koruyan devlet de aynı derecede şiddetin ve suçun failidir. 438. madde nasıl kadınların mücadelesi ile değiştirildiyse şiddeti meşrulaştırmaya çalışan her kurum, kuruluş, zihniyet ortak mücadele ile dönüştürülecektir!