
23 Ekim ve 9 Kasım 2011’de Van’da yaşanan depremlerin üzerinden üç aya yakın zaman geçmiş olmasına rağmen bölgedeki sorunlar çözülebilmiş değil. Ne barınma, ne sağlık ne de beslenme ile ilgili sorunlara kalıcı bir çözüm bulunmuş değil.

23 Ekim ve 9 Kasım 2011’de Van’da yaşanan depremlerin üzerinden üç aya yakın zaman geçmiş olmasına rağmen bölgedeki sorunlar çözülebilmiş değil. Ne barınma, ne sağlık ne de beslenme ile ilgili sorunlara kalıcı bir çözüm bulunmuş değil.

Hemen her gün televizyonlarda ya da hükümet sözcülerinin dilinde Türkiye’nin adeta şahlanmış bir şekilde kırdığı bir dizi rekor sunuluyor.
Ya büyüme ya da ihracatta rekorlar birbiri ardına kırılıyor. Kimsenin aklına “ya madem bu kadar rekorla ilerliyoruz, her şey iyi güzel de, neden bizim gelirlere, hayat standartlarımıza yansımıyor bu durum?” sorusunun gelmeyeceğini düşünüyor olmalılar. Nitekim her geçen gün daha fazla çalışmasına rağmen, hem borcu hem de ücretlerinin değişim değeri yıllar içinde eriyen insanların da sayısı artıyor. İşsizlik oranları son 30 yılın en yüksek düzeyinde seyrediyor.
Türkiye adeta cezaevine döndü. Cezaevleri tutuklu ve hükümlülerle dolu. Adeta tuttuklarını cezaevine atıyorlar. Cezaevlerinde kapasitesinin çok üstünde tutuklu ve hükümlü var. Bir örnek vermek gerekirse; Gaziantep cezaevinin kapasitesi 450 iken cezaevinde yatan tutuklu ve hükümlü sayısı 1650, yani kapasitesinin neredeyse dört katı. Aralık 2011 verilerine göre yaklaşık yedi bini siyasi olmak üzere 128 bin kişi cezaevlerinde bulunuyor. Mevcut kapasite ise yaklaşık 117 bin kişi. Halihazırda farklı tip ve özelliklerde tam 370 adet cezaevi mevcut. Hükümet bu yıl 20 adet daha cezaevi yapmayı planlıyor. Bir yandan KCK operasyonları da hız kesmeden devam ediyor. Yargılamalar da uzayıp gidiyor. Tutukluluk sürelerinin uzunluğu nedeniyle cezaevlerinde tutuklu sayısı hükümlü sayısını aşıyor. Tutukluluk infaza dönmüş durumda.

Önce Ahmet Şık ve Nedim Şener, Oda TV Davası kapsamında tutuklandı. Ardından Hrant Dink davası “örgüt yok, cinayet bireysel” kararı verilerek sonuçlandı. Böylece bu davalarla doğrudan bağlı olan Ergenekon davası üzerindeki kara bulutlar daha da yoğunlaşmış oldu. Bu çerçevede Ergenekon davasına bakışta üç farklı görüş olduğu söylenebilir: 1) Ergenekon davası fasa fisodur. Gelişmeler bunu doğrulamaktadır. 2) Dava başlangıç olarak doğrudur ama sulandırılmaya çalışılmaktadır. 3) Davaya konu olan her şey başından sonuna kadar doğrudur...

İçinde bulunduğumuz süreci nasıl değerlendirmeliyiz? Türkiye iyiye mi, yoksa kötüye mi gitmekte? Karar neye ve kime göre verilecek? Ölçüt ne olacak?

Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), geçtiğimiz 1 Ekim’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanunla birlikte Hukuk, Aile, Ticaret, Kadastro, Tüketici, Fikri ve Sınaî Haklar mahkemelerinde açılacak ve görülecek davalarla ilgili giderler de “Gider Avansı” başlığı altında düzenlendi.
Aralık 2011 zammı ile net asgari ücret 658,95 TL’den 701,13 TL’ye çıkmış oldu. Temmuz 2012’de ise 739,79 TL’ye ulaşacak.
Yeter mi? Hayır! TÜFE (Tüketici Fiyatları Endeksi)’deki geçen yılki değişim yüzde 10.45 olarak açıklandı. Yani asgari ücretlinin Ocak ayında aldığı maaşın değerinde, hayat pahalılığı karşısında 65 TL’lik bir düşüş söz konusu oldu. Sonuç olarak yapılan 42,17 TL’lik zam, asgari ücretlinin geçen yıl fiyat artışı karşısında kaybettiği payı dahi karşılayamıyor! Alınan zam fiyat artışları karşısında çoktan erimiş durumda. Dahası 2012 yılında gelecek zamlara karşı da hiçbir koruma söz konusu değil.

Heronların aldığı istihbaratın değerlendirilmesi ile Uludere’de neredeyse nokta atışları ile 35 insan öldürüldü.
Uludere’de 35 insanın F16’larla bombalanarak öldürülmesi tarihte yaşanan diğer katliamlar gibi yerini alacaktır.
23 Ekim 2011'de Van'da yaşanan depremle 600'ün üzerinde insan hayatını kaybetti. Yaklaşık 20 yıldır yerel yönetimde, 9 yılı aşkın bir süredir de merkezi iktidarda bulunan ve bu süreç boyunca da depremden korunmaya yönelik hiçbir adım atmamış olan başbakan Recep Tayyip Erdoğan deprem sonrası “Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızla bir çalışma içine gireceğiz ve şehirlerimizde kaçak yapı, gecekondu konusunda gerekirse yetkiyi bakanlığımıza alacağız, bu tür binaları değiştirmeyen, yıkmayanların binasını gerekirse biz yıkacağız.” diye bir açıklamada bulundu. Krizleri “teğet geçirten” başbakan şimdi de deprem krizini fırsata dönüştürmeye çalışıyor ve kentsel dönüşüm projesiyle yeniden karşımıza çıkıyor.

Türkiye 3 Mayıs 2011 tarihinden beri Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yönetilmekte. AKP hükümetinin KHK yapma yetkisini parlamentodan aldığı bu tarihten beri, ilk olarak 12 Mart 1971 darbesiyle gündeme gelen ve esas olarak 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle en geniş kapsamına ulaşan “KHK kanunu” bu kez devasa ölçüde bir kullanım alanı kazanmış oldu. AKP hükümeti şu ana dek çıkartılmış 30’a yakın KHK ile bir yandan neoliberal saldırı politikaları önünde engel teşkil edebilecek tüm odakları tek bir mermi ile bertaraf etme kartını kullanıma açarken, diğer yandan da söz konusu demokrasi dışı yöntemi arsızca kullanarak sırtını askeri cunta anayasasına ve ruhuna ne denli yaslamış olduğunu ortaya koyuyor.
Ergenekon’un medya ayağı olduğu iddia edilen Odatv'ye ilişkin 11'i tutuklu 14 sanığın yargılandığı dava geçtiğimiz ay görülmeye başlandı. Yalçın Küçük, gazeteciler Soner Yalçın, Ahmet Şık, Nedim Şener, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı ve Silivri Cezaevi’nde ölen eski MİT’çi Kaşif Kozinoğlu hariç tüm sanıklar, 8 ay sonra ilk kez hâkim karşısına çıktı.
Tarihin bize öğretmeye devam ettiği değişmez gerçek toplumsal rejimlerin ölümsüz olmadığıdır. “Doğan her şey yok edilmeyi hak eder.” Fakat şu ana dek hiçbir egemen sınıf isteyerek ve barışçı yollarla sahneden çekilmemiştir. Ölüm kalım anı geldiğinde akıl hiçbir zaman zorun yerini tutamaz.03 Mayıs 2011 tarihli Resmi Gazete'de hükümete Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi verilmesine ilişkin yetki kanunu yayımlandı. 6 ay süreyle çıkarılabilecek olan KHK, yasama organının (meclisin) konu, süre ve gayeyi belirleyen bir yetki kanunu ile verdiği veya doğrudan anayasadan aldığı yetkiye dayanarak hükümetin çıkardığı kanun gücüne sahip kararnamedir. 1972 muhtırasında kullanılan bu düzenleme, 1980 darbesinden sonra iktidara gelen Özal'ın da sıklıkla başvurduğu bir yöntemdi. Özal da o dönemde özellikle kamunun örgüt yapısı ile personel mevzuatını değiştirebilmek için KHK'ları bolca kullandı. Asli görevleri başında Özal'ın yarım bıraktığı işi tamamlamak olan Erdoğan'ın da bu yöntemi seçmesine şaşmamalı!

12 Eylül askeri darbesi, kuşkusuz, bu toplumun emekçi kitleleri nezdinde politik, ekonomik ve toplumsal bir kırılmadır. Darbeyi, yalnızca faşizan bir askeri yönetimin toplumsal muhalefeti fiziksel olarak imha etmesini değil; neoliberal ekonomik yapılanmanın temellerinin atıldığı, işçi sınıfı örgütlülüğünün tasfiye edildiği, bir kuşağın zihinsel kodlarına biat ve korku tohumunun ekildiği politik bir karşı devrimci eylem olarak kavramak gerekir.
Abartmak dikkat çekmenin en etkili yollarından biridir. Kullanım alanı da çok geniştir. Her zaman mı böyleydi? Belki evet, belki hayır! Kesin olan günümüzde yaygın olarak böyle olduğu...
Pekiyi, nedir abartmak? Kısaca gerçekte öyle olmayan birşeyi öyleymiş gibi göstermek diyebiliriz. Bir nevi göz boyamak, kandırmak...

AKP hükümetinin Kürt siyasi hareketi ve müttefikleri üzerindeki baskı ve yıldırma politikaları devam ediyor. Bu baskılar güncel olarak 12 Haziran genel seçimleri öncesinde başladı. Seçimlerin ardından da artarak devam etti.