1.Türkiye Cumhuriyeti sahip olduğu sınırlı sermaye birikimi ile emperyalist devletlere mali ve diplomatik açıdan bağımlı kapitalist bir ülkedir. 1980’den bu yana başa gelen hükümetler tarafından ekonomik anlamda liberal, siyasal anlamda gittikçe muhafazakâr politikalar bütünü ile emperyalist dünya sistemine uyum sürecini idame ettirmektedir.
3.AKP hükümeti ilk dört yıllık iktidarı boyunca bu politikaların hızlı ve istikrarlı uygulayıcılarından biri olarak, egemen burjuvazinin, özellikle Özal’ın ölümünden sonra ve derin ekonomik bunalımla birlikte yaşamaya başladığı önderlik krizini aşmasına katkı sunarken; arkasına aldığı kitle desteği ile birlikte emperyalizm yanlısı mali ve sınai sermayenin temsiline aday tek parti olduğunu 2007 Genel Seçimleri, 2009 Yerel Seçimleri ve son olarak Referandum sonuçları ile birlikte kabul ettirmiştir.
5.Devlet erkinin yeniden yapılandırılması süreci Anadolu sanayi ve ticaret burjuvazisinin kendi gelişmesi önünde bir engel olarak gördüğü askeri ve sivil bürokrasinin ayrıcalıklarını törpüleme, yasama ve yargı organlarındaki nüfuzlarını engelleme yoluyla rejimin çok başlılığından kaynaklı krize bir son verme çabasını da beraberinde getirir. Tekelci sermaye ve Anadolu sermayesinin emperyalist sistemle entegrasyon ve gelişimleri önündeki engellerin kaldırılması gayesinin bir sonucu olan bu yeniden yapılandırma politikaları AKP hükümeti tarafından “ceberut devlet” imajını kırmaya yönelik bir dil ve üslupla “demokratikleşme” tartışmaları etrafında gündeme getirilmekte ve bu yanılsama etrafında bir kamuoyu desteği yaratılmaya çalışılmaktadır.
7.Bu etki, aynı zamanda, rejimin erkek-egemen yapısını da kuvvetlendirme eğilimi göstermektedir. Emeğin muhafazakârlaştırılması kadınının emek piyasasındaki ikincil konumunu daha da kötüleştirirken, aynı anda, “analık” üzerinden kadına biçilen toplumsal rol de pekiştirilmektedir. Erkek-egemen yapının bir diğer yönü ise lgbtt bireylere yönelik saldırı ve kısıtlamalarla açığa vurulmaktadır. Bizzat hükümet temsilcileri tarafından bir tür hastalık olarak mahkûm edilen cinsel yönelim, nefret suçlarının toplumsal zeminini oluştururken, lgbtt bireylerin var olma koşullarını doğrudan tehdit etmektedir.
8.Burjuvazi AKP hükümeti ile birlikte siyasal istikrarını tesis etmeye çalışırken, süre giden ekonomik saldırı politikaları, krizin sonuçları karşısında “bedeli işçilere ödetme” çözümleri ile birleşmiştir. Çeşitli sosyal ve sendikal hak kayıplarını, çalışma hakkını fiilen kaybetme süreci izlemiş; esnek, sendikasız, düşük ücretli çalışma düzeni krizle bir kez daha meşrulaştırılmıştır. Ayrıca dünya ve Türkiye’deki eğilim, krizle yeniden meşrulaştırılan bu uygulamaların yeni çalışma düzeninin kurallarını belirleyeceğini göstermektedir.
10.Bu zayıflık, AKP hükümetinin işçi ve emekçi yığınlar üzerinde kullandığı “ikna” ve yetmediğinde “zor” araçlarının etkisi ile birleştiğinde işçi sınıfı aleyhine bir durumu güçlendirmektedir.
12.Diğer yandan, sınıfın az sayıda örgütlü kesimine karşılık gelen sendikalarsa, sendikal bürokrasilerin sınıf uzlaşmacı tavrı yüzünden başlayan az sayıda mücadelenin de önünde durabilmekte ya da taban basıncı ve/ya bizzat kendi varoluş kaygıları nedeniyle başlattıkları/destekledikleri direnişleri belli bir aşamada yavaşlatma, yalnızlaştırma ve sonuç olarak sönümlendirme işlevi görebilmektedirler.
14.İşçi sınıfının iktidar hedefini ihmal eden siyasi kurumların karşı karşıya kaldığı bir diğer sorun ise mevcut toplumsal hareketlerin taleplerini ve bunun sınıf mücadelesi ile bağlarını kurma yetisini gösterememektir. Bunun iki temel sonucu vardır: Birincisi, Sol’un çoğu kesimi bu hareketlerle ilişkisini kendi güncel duyarlılığı oranınca bir “dayanışma” olarak ortaya koymakta ve eylem birliklerine yönelik bir çabaya girişmemektedir. İkincisi, Sol’un belli kesimleri tüm mücadele alanlarını ve inşa perspektiflerini bu hareketlerin içinden kendilerince taktiksel gördükleri bazılarının –genellikle birinin- mücadelesine indirgemektedir. Neticede, kadın hareketi, lgbtt hareketi, öğrenci hareketi, çevre hareketi, hepsi ayrı öznelerce ayrı birer mücadele alanı olarak tarif edilmekte, göreli yükselişlerine göre değer biçilmekte ve daha önemlisi bu sorunların her biri programsızlaştırılmaktadır.
15.Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi günümüzde gittikçe yaygınlaşarak bir demokratikleşme sorunu olarak sunulmakta, çözümü, rejimin demokratikleşmesi yolu ile gösterilmektedir. Oysa tüm açılım projesi ile birlikte ortaya koyulan, kültürel haklara işaret eden rejim içi bir çözümden öteye geçmemektedir. Kürt ulusal sorununun en belirleyici talebi “kendi kaderini tayin” hakkı çözüm tartışmalarında söz konusu bile edilmezken, rejimin çizdiği bu çözümün sınırlarını zorlayanlar baskı ve zor ile sindirilmektedir.
17.Oysa rejimin dönüştürücü gücü olabilecek ve tarım devriminin yolunu açacak bir Kürt ulusal mücadelesi, ancak kaderini tayin hakkı etrafında örülebilir ve böylesi bir mücadelenin tek ittifakçısı işçi sınıfıdır. Hükümetin rejimi dayatan çözümü ve önderliğin bu çözüme uyarlanan çizgisi Kürt burjuvazisi ve Kürt işçi sınıfı arasında -önümüzdeki dönem Sol ile eylem birlikleri açısından belirleyici olacak- ciddi bir ayrışma potansiyeli içermektedir.
18.Burjuvazinin siyasi istikrarı bunun karşısında işçi sınıfının mevcut sınıf bilinci ve örgütlülüğü değerlendirildiğinde Türkiye’de devrimci olmayan bir durum yaşanmaktadır. Ancak mevcut neoliberal saldırılar ve emekçi yığınlar üzerindeki baskıcı politikalar karşısında dağınık ve parçalı da olsa sürdürülen savunma mücadeleleri, hak kayıplarının ağırlaşıp yaygınlaşacağı önümüzdeki dönem için –ki bu dönem, kronikleşen krizlerin etkisi ile ekonomik büyüme grafiklerinin aniden ters yüz olabileceği, beraberinde daha derin ve yaygın toplumsal sorunları getireceği kırılgan bir dönemdir- önemli bir potansiyel taşımaktadır.
20.Sınıfın öncüsüne düşen görev ekonomik saldırılara, asker-polis rejiminin anti-demokratik baskıcı uygulamalarına, cinsiyetçiliğe, ezilen Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının reddedilmesine, işsizliğe ve yoksulluğa karşı oluşturulacak eylem programı ile toplumun tüm sömürülen ve ezilen kesimlerine yol göstermesidir.
22.Yaygınlaştırılmaya çalışan değişim yanılsaması ve buna eşlik eden dil ve söylem çeşitli “açılım” projelerini de beraberinde getirmiştir, ancak oluşturulan bu dil ve söylemin sınırını yine bu dilin kendisi açığa sermektedir. Bu ‘değişim’in sınırı bizzat rejimin kendisidir. İşçi sınıfı ve Kürt halkının mücadeleci kesimlerine yönelik baskı araçlarını elden bırakmayan hükümet, tüm kesimlere rejim içi çözümler dayatırken, bu sınırlara uymayan kesimleri ise polisiye vaka haline getirmektedir. Ceberut devletin yıkıldığı imajını güçlendiren bu eskilerin (uygulamaların) tasfiyesi dili, sıra emek mücadelesine, Kürt halkının kaderini tayin hakkı mücadelesine ve kadının özgürlük mücadelesine geldiğinde, değişmez dil ve söylemle devletin sömürücü, baskıcı ve erkek-egemen yapısından zerre taviz vermemektedir.
İşçi Cephesi, Ocak 2011
| < Önceki |
|---|





